Hayat Bilimi

Türkler ve Uzaylılar


Türk Mitolojisi ve Antik Astronotlar 

Bugüne kadar sizlere Eski Mısır, Yunan, Aztek, Maya ,İnka, Polinezya ve diğer antik kültürlerin dünyadışı ilişki varsayımlarını öneren görüşleri sunduk. Bunların hemen tamamı, Danikenizm ve benzeri yaklaşımlardan oluşuyordu. Bu kez, dünyada ilk olarak hatta Daniken´ın bile öngörmedeği bir pencereyi açıyor ve Türk Mitolojisi ile dünyadışı zekanın ilişkisini varsayıyoruz. Aynı yaklaşım biçimi, Yaratılış ve benzeri mitleri de içeriyor...

Çadıra giren mavi gözlü, parlak giysili, sarışın adam; 

"Han-name"ye göre Cengiz Han´ın Alanko-a çadırında yatarken, pencereden birden parlak bir ay girmiş ve Alanko-a´yı gebe bırakmıştı. Ay, çadırdan girerken de, kadının gözlerine kurt ve aslan gibi birşeyler görünmüştü. Yine aynı kaynağa göre, pencereden ay ışığına benzer bir ışık girmiş ve yine bu ışık aslan ve kurt şeklinde çıkıp gitmiş. "Han-name"deki bu söylence "Moğolların Gizli Tarihi" ile uyumludur. Bu kaynakta, yine Alanko-a gece çadırında yatarken, çadırın bacasından giren ay ışığı içinden, etrafa ışık saçan parlak, sarışın ve mavi gözlü bir adam girmiş, kadının karnını okşadıktan sonra, bir köpek şekline bürünerek, ay ışığı huzmesine tırmanarak gitmiş. "Han-name" Özbek ve Türkik bir kaynatır, yörede önemsenen hayvanlar olarak aslan ve kurt dikkat çekerler. "Moğolların Gizli Tarihi" ise, proto-moğol kaynaklarından gelen bir mittir, Moğollar´ın köpek yani "Köpek-ata" inancı belirginleşir. Türk mitlerinde Ay erkek, güneş dişidir, buna rağmen Türk mitlerinde Ay´dan gebe kalma söylenceleri azdır. Alanko-a´nın gebe kalması olayını "Moğolların Gizli Tarihi"nin yazarı P. Pelliot şöyle anlatır; "Sızan ışıktan girerek karnını okşuyor ve onun parlak ışığı karnının derinliklerine işliyordu. Çadırdan çıkarken de, güneş veya ayın huzmelerine tıpkı sarı bir köpek gibi tırmanarak çıkıyordu." Kırgızlar´ın Yaradılış Mitleri´nde yay, güneş ışığı ile ilgilidir, yay güneşe doğru atıldığında güneşin ışığı yayları tutar. Altın-Bel Han´ın kız torunu güneşe çıktığında hemen gebe kalır. Meryem Ana´nın gebe kalmasını hatırlatan bu kök-mit gezegenseldir. Her versiyonda, dünya dışından gelen bir varlık vardır, kimi zaman ışık halinde, kimi zaman insan formundadır ama her şekilde de söylencenin kahramanı olan kadını muhakkak döller. Yani dünyalı kadın, dünyadışı bir güç tarafından döllenmektedir. 



Astroloji ve Türk Mitleri

Küçük Ayı Takımyıldızı, bir arabayı çeken iki kısrak olarak, Büyük Ayı Takımyıldızı ise yedi kurt olarak tanımlanıyor ve birer burç olarak yorumlanıyordu. Türk Mitlerine göre, yedi kurt durmaksızın Küçük Ayı´nın iki kısrağını kovalıyorlar ama bir türlü yakalayamıyorlardı. Yakaladıkları anda gök ve yer karışacak, kıyamet kopacaktı. Türk Mitolojisi´nde burçların yer almaması bu nedenledir. Güney Sibirya´daki Minusinsk´de derlenen Türk masallarında şöyle bir anlatım vardır; "Oğlanın bindiği kısrak göğe uçar ve Han yedi kurduna kısrağı kovalamak için emir verir." Bir diğerinde ise, kısrağı yakalamak için 12 kurda emir verilir. Bunları astronomik ve astrolojik simgelerdir. Saratan yani Yengeç Burcu, yaz başı yani Haziran ayına raslar, Türk mitlerine göre, bu dönemde ısınan güneş ısısı ile toprağı ve suyu pişirmiş ve bu şekilde de Türkler´in erkek atası olan Ay Ata türemişti. Klasik Astroloji´de Yengeç Burcu´nun Ay ile yakın ilişkisi vardır. Ağustos ayının ikinci yarısında ise, Sümbüle yani Başak Burcu başlar, güneş yine sıcaktır ama ısısı artık azalmaktadır. Serinlikle beraber, Türkler´in Kadın Atalar´ı türediler. Yani erkek ısınan güneşle, kadında soğuyan güneşle oluştular, erkekle kadının mizaçları, güneş ısısının durumuna göre değişir. Eski Türkler, dünyanın eskiden çok daha hızlı döndüğünü ve bu yüzden de havaların çok daha sıcak olduğuna inanırlardı (Sibirya Vogul Miti). Astroloji´nin dört ama elementi (Ateş-Hava-Toprak-Su), Altay ve Sibirya mitlerinde pek görülmez, ilk kez Uygur döneminde tahminen İran etkisiyle ortaya çıkmıştır. Karahanlılar, dört elementi gökteki burçlar gibi üçerden onikiye ayırmışlardı; "Üçü ateş, üçü su, üçü oldu yel, üçü oldu toprak, dünya oldu il." Türk mitlerinde astroloji birçok kültün aksine, geri plandadır. Bunun nedeni güneşe ve aya öncelik verilmesidir. 

Uzaysal döllenmeler mi?

Proto-Moğol mitlerinde bir kadının, gökten düşen bir dolu tanesini yuttuğu ve gebe kaldığı anlatılır. Bu kadından türeyen kavim, kutsaldır. Aynı efsane, antik Çin kaynaklarında da vardır (W. Eberhard "Çin´in Kuzey Komşuları"). Orta Asya mitolojisinin birçok yerinde gökten inen ışıklarla gebe kalan kadınlar yer alır. Ama dolu tanesinden gebe kalma öyküsü çok azdır. Daha çok Altay kökenli, Tölös, Mundus ve Kaçkar-Mundus boylarında görülür. "Cognat" yani Moğollar´ın aile sistemi olan "Anaerkil" sistemi (Türklerin aile sistemi babaerkildi) ifade eden bir Altay miti şöyledir; "Çok eskiden büyük bir savaş olmuş ve bir kavim yokolmuş. Kurtulan genç bir kız, kaçıp saklanmış. Gide gide kalabalık bir ve büyük bir ülkeye gelmiş, burada karşılaştığı bir adamla evlenmiş ama sonra kızın gebe olduğu anlaşılmış. Kıza, kimden gebe kaldığı sorulmuş ama kız hiç bir zaman bir erkek tanımadığını ve evlenmediğini söylemiş ve anlatmış; ´Savaştan sonra ailemi kaybetmiş ve bozkıra doğru yürümeye başlamıştım, yiyecek arıyordum. O sırada büyük bir yağmur başladı, heryer sular altında kalınca sığınacak bir yer buldum. Sonra yağmur durdu ve yerde bir buz parçası gördüm, yağmurla beraber yere düşmüştü. Buz yuvarlanıp yanıma geldi, aldım ve elimle kırdım ve baktım ki içinde iki buğday tanesi var. Karnım çok açtı, buğday tanelerini ağzıma attım ve o anda karnımda garip şeyler hissettim sanki karnımda iki çocuk vardı.´ Aradan zaman geçmiş ve kız zamanı gelince iki oğlan doğurmuş. Ardından kocasından da bir oğlu olmuş. Kadının kocası malını üç cocuk arasında eşit olarak bölüştürmüş. Bir deve ile bir koç açıkta kalmış. Küçük oğlan, deveye sahip çıkmış ve onun soyuna ´Tölös´ denmiş, ortanca oğlan koçu olmaşı, onun soyuna ´Koçkar´ denmiş ve baba en büyük oğlana da ´Senin baban bir buzdu, sen Buz-Han´ın nesli sayılırsın, senin adın da Mundus olsun´ demiş. Munduslar çok türemiş, Koçkarları bilen olmamış, Tölöslar ise yasalarda örnek olmuşlar." (B. Y. Vladimirtsof) 

Ergenekon Miti´ne göre kehanet ve Yecüc Seddi

Hunlar, Kafkas Dağları´nda bulunan geçit kapının kuzeyinde oturuyorlardı. Büyük İskender, Hunlar güneye inmesinler diye, ordusunu alarak, Doğu Anadolu´ya gelir, Muşaş Dağı´nı aşar (Ağrı ?), Dağın ardında dağlarla çevrili büyük bir ova vardır. İskender hayret eder, oradakiler bu dağlara hiçbir insanoğlunun çıkamadığını söylerler, dağların ardında Nuh Peygamber´in oğlu Yafes´un soyu yaşamaktadır. Bunun üzerine İskender, bu kavimlerin geçememesi için dev bir kapı yapılmasını emreder. Üçbin demirci, üçbin bakır ustası toplanır ve kapıyı yaparlar. Kapı Daryal Geçidi´ne konur. Ama İskender bir gün bu kapının da yetersiz kalacağını bilmektedir ve kapıya bir kitabe koydurur; "Bir gün gelecek ki, Hunlar bu kapıyı aşıp, İran ve Roma ülkelerini ele geçirecekler. 927 yıl sonra oturdukları yerden çıkıp, yeryüzüne yayılacaklar. Dünya daha önce olduğu gibi, onların atlarının ayakları altında titreyecektir. Kapının yapılışından 950 yıl sonra, Hun Kralı buradan geçecek ve Tanrı´nın emri ile bütün dünyayı kontrol altına alacaktır." Bir diğer kaynağa göre ise, kapılar devrilecek ve denizdeki kum taneleri kadar çok, gökteki yıldızlar kadar kalabalık bir ordu gelecek ve yeryüzünün her yanını ele geçirecektir, bunların arasında Hunlar da vardır. Bu örnekte, büyük olasılıkla kasdedilen güç Çin olmalıdır. İlginç olan ise, öngörüdür. İslam kaynaklarında Büyük İskender, İskenderi Zülkarneyn adıyla kişilik değiştirmiş, askeri bir fatih kişiliğinin ötesinde, bilge bir kişilik çizilerek nedense farklılık getirilmiştir. 

Cüveyni´ye göre Uygurlar´ın Türeyiş Miti

Cüveyni, Uygurlar türedikten 500 yıl sonra, başlarına Bögü Han´ın geçtiğini, adının büyük bir kuyuya ve bir de kayaya verildiğini, orada şimdi Mawu-Balıg denen büyük bir şehrin bulunduğunu yazar. Şehrin dışındaki kayaların üzerinde bir saray resmi, altında bir kuyu, kuyunun ağzında da büyük bir taş levha vardır. Cüveyni, bunları bizzat gördüğünü ve Ögedey Kaan zamanında kayaların kazıldığını belirtir. Taş levhanın üzerinde yazılar vardır ama kimse okuyamaz, sonunda yazıların Hıtay´da yaşayan bir kavimden gelen garip adlı kimselere ait olduğu anlaşılır; levhada şunlar yazılıdır; "Karakurum yakınlarında iki nehir vardı (Selenge ve Toğla), aralarında ise bilinmeyen ağaç. Bir gün iki ağacın arasına gökten bir ışık indi ve dağlar büyümeye başladılar. Halk hayretler içinde kaldı ve oraya gittiler. Yaklaştıklarında kulaklarına çok güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı. Buraya her gece bir ışık iniyor ve çevresinde otuz defa şimşek çakıyordu. Sonra aynı yerde beş ayrı çadır gördüler, her birisinde bir çocuk vardı, her çocuğun karşısında yetecek kadar süt dolu emzikler asılıydı ve çadırın tabanı tamamen gümüş kaplıydı. Herkes diz çöküp, selam verdi. Sonra çocukları alıp gittiler, çocuklar hemen büyüyüp konuştular ve ağaçların yanına gittiklerinde ağaçlar onlarla konuştu... Çocuklardan birisinin adı Bögü Tigin oldu ve Han seçildi... Bögü Han bir gece uyurken, beyazlar giymiş bir ihtiyar gördü, ihtiyar ona çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek şöyled dedi; ´Eğer bu taşı koruyabilirsen, dünyanın dört köşesi, hep senin emrin altında olacak.´ Aynı rüyayı Han´ın veziri de görmüştü, ertesi gün toplandılar ve göçmeye karar vererek Türkistan sınırına vardılar.... O kadar ileri gittiler ki, insana benzeyen garip yaratıklarla karşılaştılar. Bunların elleri ve ayakları hayvan gibiydi, o zaman bundan sonrasında insanların olmadığına karar vererek geri döndüler." (Cüveyni, Tarihi Cihan Guşa) 

Oğuz Destanı ve UFO´sal fenomenler 

"Oğuz Kağan bir yerde Tanrıya yalvarırken, birden karanlık bastı, bir ışık düştü gökten! Öyle bir ışık indi, parlaktı aydan ve güneşten! Oğuz Kağan yürüdü ışığın yakınına, ortasında bir kızın oturduğunu gördü! Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı, çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup Yıldızı!... Oğuz kızı görünce, aklı gitti beyninden, kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönlünden, kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden..." (Oğuz Destanı: 35-41) 

"Oğuz yolda giderken, ağzında kaldı eli, çok büyük bir ev gördü, gümüşten pencereli, duvarları altından. çatışı demirdendi, anahtarı yoktu, kapalıydı kapısı..." (Oğuz Destanı: 127-128) 

"Çok karanlık bir geceydi, birden parlak ay çıktı, çok karanlık bir gündü. birden bir güneş çıktı..." (Manas Destanı; Manas´ın ölüp dirilmesi) 

Gök renkliler, kızıl ağızlılar 

Oğuz Destanı´nda Oguz Han´a zaman zaman kılavuzluk edip, yol gösteren ve Tanrı tarafından gönderilen kutsal kurttan söz edilirken, "Gök tüylü, gök yeleli" tanımı yapılır. Türk Mitolojisi´nde ve inançlarında gök rengi, örneğin gök renkli sakallı yaşlılar tanımı bilgeliği ve deneyimi simgeler. Yani gök renkliler, kutsal veya ermiş kişilerdir. Kırgızlar´da Hızır, "gök sakallı" olarak tanımlanır. Birdenbire ortaya çıkan ve aniden kaybolan ihtiyar gök sakallılar vardır, bunlara tanrının elçileri veya tanrı denir. Oğuz Destanı´nın Uygur versiyonunda, Oğuz´un ağaçtan çıkan ikinci karısının gözleri gökten daha gök rengidir. Buna karşın, Türkler´de gök rengi sadece mavi anlamına gelmiyordu, Türkler yeşile de gök rengi diyorlardı. Gök yeleli kurt deyimi, göksel kaynağı ve bilgeliği simgeliyordu. Çin kaynaklarında ise, kızıl yüzlü olarak tanımlanan kişiler, büyük mit kahramanlarıdırlar. Yine Uygurca Oğuz Destanı´nda, Oğuz´un gözleri al, ağzı ateş rengidir yani kızıldır. Manas Destanı´nda Manas doğduğunda, kızıl gözlü, gök yüzlü olarak anlatılır. Altay mitlerinin birçok yerinde, gözlerinden ateşler çıkan kutsal çocuklardan söz edilir. Sibirya mitlerinde de, gözleri ateşli, göğüsleri alev alev yanan çocuklar vardır. Bir mitte Ak Han adlı bir Han çıplak bir çocuğa raslar, çocuk Han´a yaklaşır ve Tanrı´nın kendisini ona yolladığını ve evlatlık olarak almasını ister. Sonra çocuğun ağzından alevler çıkmaya başlar ve alevler bulutları yakmaya başlarlar ve Han korkarak kaçar. Bir diğer 

Köpek insanlar ve devler

Oğuz Han, kuzeydeki Karanlıklar Ülkesi´nde yaşayan Kıl-Barak Kavmi´ne karşı savaşmaya karar verir, orada yaşayan erkeklerin yüzleri köpek gibidir ama kadınları çok güzeldir. Oğuz Han Baraklar´la savaşır ve ardarda yenilir. Çare olarak askerlerini gizli bir yoldan Barak ülkesine yollar ve Barak kadınları Oğuz askerlerinin güzelliklerine dayanamayarak birleşirler ve Oğuz Han´da bu yoldan Barak ülkesine sahip olur. Köpek başlı insanlarla ilgili mitler (Kyno-Kephaloi), Eski Mısır´da da önemli bir yer tutar. Mısır´da bunları "Ani" denir ve Ay tanrısına kurban edilirlerdi. Renkleri siyahtı, , başları köpek gibiydi, dişleri köpek dişine, elleri köpek pençesine benziyordu. Dilleri yoktu ama insanların söylediklerini anlıyorlardı. Samanlarda yatıyorlar, 200 seneye kadar yaşıyorlardı. Benzer mitlere Hindistan´da raslanır, Ariler´de köpek kutsaldır ve köpek başlı insanlar Hindistan´ın soyluları olarak kabul edilirler. İbni Battuta´da Çin Hindi´ndeki adalarda yaşayan köpek başlı insanları anlatır, bunların da kadınları çok güzeldir. Burada Battuta´nın da Oğuz Destanı´ndan etkilendiği görülür. Avrupa mitlerinde ise Batı ve Kuzeybatı´da yaşayan köpek başlı Boruslar´dan söz edilir. Uzmanlara göre Borus, Prusya´dır. Oğuz Destanı´nda Han´ın, kuzeye gittiği anlatılır, öyleyse aynı kavimden söz edildiği düşünülebilir. Eski Yunan ve Bizans tarihçileri de köpek başlı kuzey kavimlerinden söz ederler, bunlar insan sesi yerine, köpek gibi havlamaktadırlar. Eski Çağ coğrafyacılarına göre dünyanın bittiği yerde büyük bir okyanus başlar ve bu okyanusun kıyısında da köpek başlı insanlar yaşamaktadırlar. Kurt, Hun Türkler´inin ve devamının herşeyi ve kudret simgesidir. Buna karşın Proto-Moğollar´da özellikle de Wu-huanlar´da köpeğe saygı gösterilirdi. Köpek genel olarak dişidir. Tibetliler soylarının köpekten geldiğine inanırlar, köpeğe saygı gösterilir, el sürülmez. öldürülmez ve tabudur. Çin kaynaklarına göre, Çin´in Kuzeydoğusu´nda köpek-barbarlar yaşarlar ve kendilerinin iki beyaz köpekten geldiğine inanarak, saygı gösterirler. 

Kafatası kişilikli ve domuzbaşlı dünyadışı yaratıklar

Bir Moğol kavmi olan Kitanlar´ın mitlerinde çadırlarda raslanan insan kafataslarından, harpte koruyucu domuzbaşlarından söz edilir, bunlar Kitanlar´ın atalarıdırlar. Kitanlar´ın üç ataları içe ayrılır; Birincisi kafatası şeklindedir, keçe bir çadırda saklanır ve halka hiç görünmez, kimse çadırından içeri giremez. Önemli bir olay olduğunda beyaz bir at ve boz bir öküz kurban edilir. O zaman, çadırdaki ata şekil değiştirip ihsan şeklinde görünür ve sonra yine çadıra dönüp kafatası olur. İkinci ata yaban domuzu başlıdır, o da çadırda yaşar, domuz derileri giyer ve önemli durumlarda ortaya çıkar ve birgün karısı domuz derisi giysisini çaldığı için bir daha görünmez. Üçüncü atanın 20 koyunu vardır ve her gün 19´unu yer ama ertesi gün koyunların sayısı yine yirmidir ve böylece yaşayıp gider. 

Koca kulaklılar kimdi?

Devler de sık raslanan sıradışı yaratıklardır; Ilaman Boyu´nun atalarını anlatan Er-Töştük masalında devler kulaklarının büyüklüğü ile tanımlanırlar. Han-name´de Karn-ül Bakar Dağı´ndan çıkıp Oğuz Han´a saldıran Yecüc Mecüc halkının kulakları o kadar büyüktür ki, savaşırken kanatlarına sarılırlar ve ok işlemez. Ayrıca, kulaklarından birini altına döşek gibi, diğerini de üzerine yorgan gibi serip yatan kavimlerden söz edilir (İ. H. Danişment; "Türklerle, Hint-Avrupalılar´ın Kök Birliği") 

Gök katları ve Türkler´de tek tanrı inancı

Türkler´e göre en yukarda gök, onun altında Kağan yani Hakan, onun altında insanlar, insanların altında da yer vardı. Bu dört kat birbirlerinin üzerinde değildiler, aralarında mesafe bulunuyordu. Bu inanç, gök dinidir ve MÖ 10, Yüzyıl´dan sonra Çin´deki Chuo Sülalesi´nde de görülür. Aynı gök katları inancına, Göktürkler´de de raslanır. Göktürk yazıtlarına göre, Tanrı Türk milleti varolsun diye İlteriş Kağan´la eşini tepelerinden tutup, "Yukarı"ya götürmüştür. Eski Türkler gökle yer arasında sürekli bir savaşa inanmazlar, ikisini bir bütün olarak görürlerdi. Göğün Tanrısal, yerin Şeytani olduğu inancı Türk inançlarına sonradan Şamanizm dönemlerinde girmiştir. Çok sonralarda yaşayan Cengiz Han bile, Camuka ve Toğrıl Han´a; "Gök ve yerin yardımıyla kuvvetim arttı..." der. Bir Altay masalında, iki silahşörden birisi ötekine; "Ne göğe, ne de yere dua et, yararı yok..." der. Daha birçok örnek verilebilir; özetle Türk Dini´nde gök iyi ruhların, yer de kötü ruhların barındıkları birer yer değildir yani evren bir bütündür. 

Kozmogenesis yani Yaradılış

İran mitlerinde Yaradılış dört çağa ayrılır, aydınlık ve karanlık kuramları başlangıçta vardır. Yaratan ve daha üst bir kudret olan tanrı yoktur. Varoluş 12.000 yıllıktır ve dörde ayrılır, her çağ 3.000´er yıldır. Birinci Çağ, bir ruh alemidir; herşey ruhtur, hareket ve düşünce yoktur (Eflatun´un Idealar´ı gibi...), bu dönemde iyilik tanrısı Hürmüz ile kötülük tanrısı Ehrimen savaşırlar. Türk Mitolojisi´nde karşıt olarak Ülgen ve Erlik vardır ama İran´da olduğu gibi eşit değildirler. Ülgen daha güçlüdür ve Erlik´i cezalandırır. İkinci Çağ Yaradılış Çağı´dır. Hürmüz sırasıyla, melekleri, göğü, suyu, yeryüzünü, bitkileri, hayvanları ve de insanı yaratır. Altay destanlarında insan Erlik´in ta kendisidir. Üçüncü Çağ, İran´da iki büyük gücün savaş dönemidir, Altay Türk mitlerinde ise Adem ve Havva öyküsü buraya girer. Dördüncü Çağ ise bugündür. Belirgin olarak örneklenirse Yakut Türkleri´nin Yaratılış Miti´ndeki tanrısal tanımlama dikkat çekmektedir; Beyaz Yaratıcı, diğer yaratıcı ruhların çok üstündedir, büyük bir varlık ve iyi bir ruhtur, evreni o yaratmıştır, dünyayı o idare eder, insanlara yaratıcı gücü ve çocukları verir, toprağın verimli olmasını sağlar, insanlara can verir. Ama bu büyük Yaratıcı, diğer küçük tanrılar gibi insanların özel işlerine karışmaz, onların zengin olmaları için etkide bulunmaz, şahsi dilekleri dinlemez, ancak bazılarını çaresiz ölümlerden kurtarır ama bu yardımı ancak büyük efsane kahramanlarına yapar. Kısacası Eski Türkler´de Tanrı tekti ve onun altında gücü daha az olan tanrısallar vardı... Yaradılış ile ilgili çeşitli Türk mitlerinin içersinde en ilginç ve belki de çarpıcı olanı Altaylar´daki Kara Orman Tatarları´nın mitidir; "Çok eski zamanlarda Payana insana benzer birşey yapmıştı ama ona can vermek için ruh bulamamıştı. Ruhu gökte arayıp, bulacaktı. Yola çıkmadan önce, köpeğini insan şeklinin yanına koydu ve ona, gelen olursa havlayıp, haber vermesini söyledi. O çağda köpek tüysüzdü. Payana gittikten sonra Şeytan göründü ve köpeğe insan şeklini verirse, ona altın tüyler vereceğini söyledi. Köpek buna kandı ve insanı şeytana verdi. Erlik insanı eline aldı ve her tarafına tükürdü. Bu sırada Tanrı Payana ruh vermek için geri gelince, Şeytan Erlik hemen oradan kaçtı. Payana baktı ki, kendri yaptığı insan tükürük içind ekalmış ve kirlenmişti, ne yaptıysa temizleyemedi, baktı ki olmuyor tersine yüzüne çevirdi ve bu yüzden insanın için şeytanın tükürüğü ile dolu kaldı. Payana köpeğe kızdı ve dövdü ve daima kalmaya mahkum etti."

Bu Blogda Ara

Çok Okunanlar

r2d3 Dergi. Blogger tarafından desteklenmektedir.